Her şey 16 yıl önce bugün, yine bir 11 Eylül günü başladı. Yeni düşman bulunmuş daha doğru bir ifadeyle üretilmiş ve sonrasında bu düşmanla savaş adı altında başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünya yeniden kontrol altına alınmaya başlanmıştı. 11 Eylül sonrası ülkelerin uluslararası güvenlik çerçevesine bakış açıları önemli değişimler geçirdi. Bir yolcu uçağının, bir kamyonun veya bir tırın ölümcül bir silaha dönüşebilmesi, tüm güvenlik tezlerinin sorgulanmasına neden oldu. Ülkeler ulusal güvenliğe ciddi miktarlarda para ayırmaya başladılar. ABD’nin terörizmle savaş adı altında, devletlerin uluslararası güvenlik anlayışlarını kendi çıkarlarına göre şekillendirmesi yeni döneme damgasını vurdu. Burası, ABD için terörizm paranoyasının başladığı yerdi. Böylece ABD tarafından “önleyici savaş” doktrini uygulamaya konuldu.

Bu doktrin ilk olarak El-Kaide ve Usame bin Ladin’in saklandığı yer olarak görülen Afganistan’ın işgali ile uygulandı. Taliban, yönetimden uzaklaştırıldı ve kitle imha silahları barındırdığı iddia edilen Irak işgal edildi. Tabi tüm bunlar en geniş manasıyla “demokrasi” gerekçesiyle yapılıyordu. Fakat bu dönemde ABD, teröre karşı demokrasi savaşında Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek ve benzeri isimler ile işbirliği yapmaktan hiç çekinmedi. Zira hedef hiçbir zaman bölgenin demokrasi ile yönetilmesi yada terörden arındırılması olmamıştı.

Ancak belli bir noktada Arap Devrimleri ile tanıştı İslam coğrafyası. Halk artık demokratik yönetimle yani kendi seçtikleri liderler tarafından yönetilmek istiyordu. Tunus ve Mısır’da devam edip başarılı bir şekilde ilerlerken Suriye’de iç savaşla ve sonrasında Mısır’da da darbeyle halkın seçtiği iradeye müdahale edildi. Tam da bu noktada DEAŞ adı altında bir örgüt ortaya çıktı. Zira elden gitmek üzere olan bir Ortadoğu coğrafyası vardı ve bunu elde tutmak için yeni bahaneler üretilmeliydi. Sıradan insanlar olarak DEAŞ’ın nasıl ortaya çıktığını, kimler tarafından desteklendiğini somut olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz belki ama sonuçları itibariyle hangi amacın gerçekleşmesine yaradığını çok rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz.

Laboratuvarda üretilmiş bir terör örgütü olarak ortaya çıktığı ilk andan itibaren Hollywood efektleriyle hazırlanmış filmleriyle, özgür dünyanın bir numaralı düşmanı haline çok kısa sürede geldi. Örneğin, milyonlarca insanı Avrupa sokaklarına dökebilen ırkçı İslamofobik PEGİDA hareketi Almanya’nın Dresden şehrinde ortaya çıktı. Sıradan Almanlar evlerinde bu DEAŞ’ın kafalarını kestikleri, insanları diri diri yaktıkları filmleri izleyerek kısa sürede Müslüman düşmanı haline geldiler. Dresden’de Müslümanlar şehrin ancak binde bir nüfusuna sahipken, gündelik hayatlarında neredeyse hiç bir Müslüman ile karşılaşma ihtimali olmayan Dresdenlileri Müslüman düşmanı yapan mekanizmaydı DEAŞ’ın efektlerle süslenmiş filmleri.

İslamofobi’nin sistematik olarak yükselmesinin miladı 11 Eylül ise tepe noktası DEAŞ’ın ortaya çıkmasıdır. El Kaide ile başlayan İslam ile terörizm eşitlenmesi, DEAŞ ile had safhaya ulaştı. DEAŞ’ın piyasa sürdüğü filmler, sıradan insanların zihninde ikiz kulelerin yıkılması kadar belki de daha fazla travmatik bir etki yarattı. Bu travma birçok açıdan kullanışlıydı elbette. Öncelikle savaşlara kamuoyu tepkisi oluşmuyor, silahlar gönüllerince satılıyordu. YPG/PKK gibi terör örgütleri ile işbirlikleri bile makul olabiliyordu. Zira İslamofobi böyle bir şeye hizmet ediyordu.

SETA, Mart 2017’de Enes Bayraklı ile Fared Hafez’in editörlüğünde, bu konuda uzman 31 yazarın katkılarıyla “Avrupa İslamofobi Raporu” adlı bir rapor yayınladı. Konuştuklarımızın, araştırmalar ve kamuoyu yoklamalarıyla da örtüşmesi bu anlamda üzücü. Gerçekten de Batı, İslamofobi konusunda çok problemli bir hale doğru evriliyor. Rapordan çok kısa bir araştırma sonucunu da paylaşarak kapatalım.

“Araştırma kapsamında Avusturya, Belçika, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İtalya, Polonya, İspanya ve Birleşik Krallık’taki katılımcılara “Müslüman göçmenler başta olmak üzere yeni göç dalgaları engellenmeli” argümanı sunulmuştur. Raporda görüldüğü üzere araştırma kapsamındaki katılımcıların Polonya’da yüzde 71’i, Avusturya’da yüzde 65’i, Almanya’da yüzde 54’ü, İtalya’da yüzde 51’i, Birleşik Krallık’ta yüzde 47’si ve İspanya’da yüzde 41’i bu ifadeyi desteklemiştir. Araştırma kapsamındaki Ülkelerden hiçbirinde bu ifadeye karşı çıkanların oranı yüzde 32’yi aşamamıştır.”

11 Eylül saldırısı sadece Irak Afganistan işgallerini değil, etkisi on yıllar hatta yüz yıllar sürecek İslamofobi’yi güçlendirdi.